Menü

ULUDERE OLAYLARI VE SONRASI

28 Ekim 2012 - MAKALELERİM
ULUDERE OLAYLARI VE SONRASI

 

Uludere, ayrımın dönüm noktası mı? Yoksa planlanan senaryoların ortaya konulması mıdır bilinmez ama bu olayın halkın kardeşliğini birlik ve beraberliğini bozacak sanılıyorsa, bunu bekleyenler daha uzun süre bekleyeceklerdir.

Ülkemizde insanlar teknolojinin ve sosyal medyanın da katkılarıyla oldukça bilinçlenmiş ve kendilerine empoze edilmeye çalışılan fikirlerin doğruluğunu ve yanlışlığını sorgular hâle gelmiştir.

Daha önceki yıllarda konuşulmayanlar konuşulmaya başlanmıştır.

Uludere olayı tam netlik kazanmasa da, 35 kişinin vefatı ile ortamı germeye çalışanlar yine kendi tuzaklarına düşmüştür.

Uludere Kaymakamının saldırıya uğraması ve “Beni ölen köylülerin yakınları korudu ” demesi, aslında orada ölen kişilerin ailelerinin de kendilerine kurulan tuzaklardan haberleri olduğu noktasını işaret eder.

Bir takım medyanın, devlet Uludere Kaymakamını yalnız bırakmıştır sözünü de, akşam Ülke TV de Gazeteci Milleti adlı programa canlı bağlanan Ulu dere Kaymakamı’nın açıklamaları yalanlamaya yetmiştir.

Uludere Kaymakamının provoke olaylarına karşı daha güvenli bir yerde bakanlarla köylüleri buluşturmayı hedeflemişti ancak buradan kimse çıkamaz baskıları altında bu görüşme engellenmeye çalışılmış sonrasında da kaymakama yönelik çirkin saldırı gerçekleşmiştir.

Neresinden bakarsanız bakın olayın iç yüzü hiç de göründüğü kadar basit değildir.

Bugün HaberTürk, sitesi de konuyu detaylı ele almıştı. Haberin içindeki en önemli ayrıntı da, işaret fişeği ve top atışlarına rağmen, grubun ilerlemesini sürdürdüğüdür.(1)

Devlet yetkililerinden, ölen vatandaşların ailelerine tazminat ödeneceği açıklaması da yapılmıştır.

Olayın olmasından bu yana bir özür polemiğidir gidiyor. Gerek bazı yazarlar, vatandaşlar devlet özür dilemedir diyorlar.

Ben bir noktada bu özür konusuna katılmıyorum. Çünkü olaylar üzerinde hâlâ araştırma devam ederken, hassas bir konu olması itibariyle erken özür birçok kavram karmaşasına da sebep olabileceğini düşünüyorum.

Kaldı ki, Çukurca Saldırısında 24 askerimiz şehit, 18 askerimizin de yaralandığı olayda da, istihbarat zafiyeti yüzünden yaşanmamış mıydı? (Hani katırlarla 2 hafta boyunca sınırdan geçiş yapılmış ve kaçakçı köylü zannedilerek müdahale edilmemişti ve o silahlarla gelip askerlerimizi şehit etmişlerdi)

Bu noktada, devletimizin şehit ailelerinden ve yaralı askerlerin ailelerinden özür dilediğini hatırlamıyorum. Haince bir saldırının ardından sorumlular bulunacaktır açıklamaları ve başsağlığı taziyelerinden başka bir açıklama da yapılmamıştı.

Asker ile sivil vatandaş bir değil noktasına gelinirse şayet, o askerlerin de bir can taşıdığı ve zorunlu bir askerlik görevindeyken bu olayın yaşandığı unutulmamalıdır.

Millet olarak, duygusal insanlarız. Ölümler facialar hepimizi derinden yaralıyor ancak bir okadar da unutkanız. Çukurca, Hantepe ve diğer saldırıları da çok çabuk unutuyor ya da unutturuluyoruz.

Devletin özrü, her iki olayda da yaşanılan acı olayların sorumlularını bulup gerekeni yapmasıdır.

Kaldı ki, kaçakçılık faaliyetlerinde genellikle kişi sayısının az, hayvan sayısının fazla olurken, bu olayda da hem kişi hem hayvan sayısının fazlalığı dikkat çekicidir.

Ölen vatandaşların PKK bayrağına sarılma olayının da PKK baskısıyla yapıldığını düşünmek isteyenlerdenim. Hatta sosyal medya da paylaşılan, ölenlerden biri olan encü soyadlı vatandaşın facebook sayfasındaki PKK sempatizanı ve APO sevgisini, PKK lı örgütlerin fotoğraflarının da fotomontaj olarak yansıtıldığını düşünmek istiyorum.

Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi masum her vatandaşa Allahtan rahmet dilerim. Bu ülkeyi bölmek için uğraşan faaliyet gösteren, askere, polise ve masum vatandaşa kurşun sıkan her kim olursa da Rabbim kahhar sıfatıyla kahreylesin.

Kaçakçılığın bu yöre halkının tek geçim kaynağı olduğu ileri sürülürken, doğu ve güneydoğu bölgelerinden büyük şehirlere gelip yerleşmiş hatta önemli işlere de imza atmış yöre halkının, kendi vatandaşlarına hizmet götürme konusunda yaşanan zafiyet de ayrı bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

İzmir de sebze halinin önemli bir pazar payı, doğu kökenli vatandaşlarımıza aittir. İzmir de bulunup, önemli ihalelere katılan firmaların sahipleri de doğu kökenli vatandaşlarımızın firmasıdır.

Bu da gösteriyor ki, bazı kişilerin söylediği gibi haklarımızı geri vermiyorlar noktasında oluşan bir konunun aslında çok da doğru olmadığı noktasıdır. Bu örnekler sadece İzmir için, İstanbul, Ankara’yı daha ele almadım bile.

Bazen her şeyin devletten beklenme noktasının da yanlış olduğunu düşünenlerdenim.

Önemli mevkilerde, iş sektörlerinde bulunan kişiler, kendi doğdukları yerleri yeteri kadar hatırlasalardı, şuan birçok yerde kaçakçılık yaparak değil, emek harcayarak ekmeklerini kazanırdı bu insanlar.

Aslında çok uzun zamandan beri Türk ve Kürt kökenli vatandalar iç içe yaşamaktadır. Ama içlerine nifak tohumları serpmeye çalışanlar özellikle BDP ve PKK yandaşları, amaçlarının yitirilmiş hakların alınması olmadığını, Leyla Zana’nın açıklamalarıyla daha da netleşmiştir. Kendi kendine yönetme hakkı, bu ülkenin bölünmesidir.

Son olarak devlet, bu olaylarda üzerine düşeni mutlaka yapacaktır. Ancak bir de geriye dönüp bakmalıdır ki, hâlâ bir yerlerde şehit oğlu için gözyaşı döken analarında yüreği parça parçadır.

Bir özür de o aileler beklemektedir.

Sevgi ve huzurla kalın dostlar.

Kaynak : http://www.haberturk.com/gundem/haber/702425-isaret-fisegine-ve-top-atisina-ragmen-durmadilar

(0)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*